ne kadar da meraklıyız öğrenmeye.. son deprem bilgileri : http://www.koeri.boun.edu.tr

Kendilerinin Zoruyla Kaynak : B.Ü. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Arastirma Enstitüsü Ulusal Deprem Izleme Merkezi

Copyright : Ceylan Holding&Mağdurları

Cavidan Inalkut icin:
deneyimlerinizin, Cavidan ile ilgili anılarınızın çok az kişinin okuduğu bu sahifede yayınlanmasını isterseniz : info@biledge.com

 Birbuçuk B(ölüm) - Ağustos 2004 : YASLIOVA'DAKİ YABANİ OTLAR

Gene ağustos geldi. Bu sene orada olmamak için kendimi meşgul kılmaya kararlıyım. Ne olacak, aptal kutusundan seyrederim anma törenlerini. Hem 'bi dua edip çıkcaz amca' diye kapıdaki görevliye mazeret göstermek zorunda kalmayız, hem de Taşköprü'den sonra başını nerelere gömeceğimi bilememek zorunda kalmam.

Bana ne yaa.. ben mi yaptım..Ben yapmadım da kim yaptı peki ? bunu da mı Allah yaptı. Gene mi ? Ne düşmez kalkmaz ama düşürüp kaldırmaz bir Allahmış bu yaa..Ceylankent'in sahipleri, Veli Göçer de yapmamış zaten. Bağ bahçe toprağı yapmış. Küfretmek için terbiyesiz olmaya gerek yok gördüğünüz gibi. Oldu bi kere, n'apalım..

.. Ekim 99'da çektiğim iki fotoğraf var, daha mezarlar süslenmeden önce. Annemin el yazısı hala duruyor çaldığım mezar taşında. Niye çaldım o taşı bilmem ki..Keşke çalmasaydım. Keşkeler olmasaydı, yerçekimi de olmazdı gibime geliyor. No keşke no life.

.. Değirmendere'de heykeltraşlar çalışıyor denize karşı. Denizin onlara karşı çalıştığı yere otuz metre mesafede. Bu sene balık az diyorlar, tüylerim ürperiyor. O sene balık çoktu. Kaç kişi hala balık yiyemiyor acaba.

.. Akasya plajına dansözler gelmiş. Notasız raks edip, onuncu notayla şarkılarını icra ediyorlar. Başı bağlı teyzeler gazoz içip el çırpıyor, garson 'ehe ehe, ne isterdiniz bayancıım ?' diye soruyor onlara. Ayle yeri burası, öyle höngedenek, önüne geleni oturtmazlar. Aynı garson bize gelince 'buyrun' diyor denize bakarak. 'Eski akasya plajından iki çay hocam' diyorum. Demeyip düşünüyorum. Ne içsem ki..Bu beşinci sınıf hatun sesine en iyi ne gider ? Ben : 'bi bira'. Garson : 'bira yok' Ben : 'niye ?' Garson : 'aile işletmesi' Ben : 'ahancak bu ruspi ne yapiy burda, eyh ?' Garson : ' ???'
Gidiyoruz, donanmaya kadar kadının sesi kulaklarıma asılı kalıyor. Hay ben bu Yalova'nın kıyısına, köşesine geçmiş dikeyim e mi.
.. Bana ne yaaaaa. Elle tutulur bir acı. Gitmişler, gelmeyeceklermiş. Ölüm o kişiyle ilişkinin sona ermesi demek. İyi madem. Gideyim de kendime yeni akrabalar alayım. Advantage kartın 10 taksitli indirimi vardır işalla. EX-treyi unutmayacakları kesin. Her ex, yolu üzülmeye çıkan bir kelime üretir.

..
Yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerden dolayı, bu sene burada olacağım.
Nasıl derler, hadi ba-ay.. Evet, gene yazarım.

Bir B(ölüm) - Ocak 2004 : YALOVA DEPREM ŞAHİTLERİ ANI MEZARLIĞI'NDAN NOTLAR

'ne söyler baharla kuş/bunca yürek çürür de'  Cavidan İnalkut

depremin bendeki yeni-son etkisi et yiyememek. ölülerin yıkandığı yerdeki koku ile kurban kavurmasının kokusu arasında bağlantı kurmayı başaran beynimi ve bilinçaltımı kutlarım.
..
aklımın bir köşesinde oturan o el.. çocukken ve mevsim kışken yalova'nın karlı soğuğuna nemlenerek direnen mutfak camlarına parmaklarıyla şiirler yazan el. büyüyünce bir binanın yıkıntıları altından yardım isteyen el. ceylan holdingin ucuz para kaynağı dayanıksız mimarinin yıkıntısından bir türlü çekip çıkaramadığımız el..bir el kaç dünyaya göndermede bulunur : netoçka nezvanova'ya, kafka'ya, rene char'a, dostoyevski'ye, birinci sigarasına, annanemin sakladığı lokumlara, bahçedeki kırmızı bisiklete, bana, halasına, şiirlerine, kadıköy kız lisesine, moda'ya, aşklara, sessizliğe,..... bir elin gönderme yapabileceği kapsam şahitleriyle mi sınırlıdır yoksa ?..
..
saçlarını ne zaman kızıla boyadın ? arabanın beyazına yakışsın diye mi ? ya yastığındaki dantelli işleme ne zamandan ? son karşılaştığımızda, tarih 14 ağustos 1999 idi, insan iki günde bu kadar çok değişiklik yapabilir mi ? yapmış işte..saçı da değişmiş, yastığı da. kafandan akan kanın emdiği o yastık. yüzünü kolonla yastık arasına saklamışsın. yüzün bize dönük. saçların kanla yapış yapış, elin dışarıda kalmış. her zaman uyuduğun gibi uyumuşsun belli ki. bir bacağın diğerinin üzerinde. çiçekli geceliğin dizlerinin üstüne kadar açık. kızıl saçın kanla karıştığı yerlerde, rengin sarıya dönüştüğünü bilmiyordum, keşke hiç bilmeseydim.

.. insana ve sanata inanan biri için birşeylerin altında kalmak ve sıkıştığı yerde can çekişerek ölmek ve diğerlerini buna şahit etmek, ne kadar da anlaşılır bir durum. anlaşılmaz olsaydı, bir holdingte çalışıyor olurdun, neruda'nın şiirlerini çevirmek için ispanyolca öğrenmek yerine. elinin dışarıya sarktığı o dört gün boyunca hep eline bir kalem tutuşturmak istedim, ben defteri tutayım, sen gene şiirlerini yaz. ortalıkta kalem yoktu, yapamadım. demek ki, depremde yanınıza almanız gereken şeylerden biri : şiir yazacak ölüm-öncesi gençler için defter. çizgili olmasında yarar var, yere paralel yatan biri için bu iş hiç te kolay olmasa gerek.
..
kalan kısımlarını battaniyeye sardıklarında, ağırlığa dayanamayarak kırılmış burnun, kan lekeleri ve morluklar arasında gözüme çarpan : bir gülümseme. senin şu gizli gizli şeker yemiş çocuk gülümsemen.
..
elbiselerini binanın bir kenarında katlanmış, rafındaderli toplu dururken bulduk. sanki kullanacakmışsın gibi, bir bir toplayıp ağacın altına koydum onları. üzerine de pet şişeyi yerleştirdim. zaten bisikletini de yamuk yumuk haliyle ağacın altına koymuştum daha önce. onları ağacın altında hep birlikte oturup bizi seyrettiler, biz de seni.
..
battaniye yüzünü kapatmadan önceki son görüntü : ovalar kadar geniş bir gülümseme.
..
seni arabanın arkasına 'attık', normalde senin sürücü koltuğunda oturman gerekmez miydi ? hayat ne garip. hiç bagajda yolculuk edeceğini düşünmüş müydün acaba ? unutmadan, seni bagaja 'atmadan' önce bağırsakların döküldü. toplamaya çalıştık ama uzadıkça uzuyordu bağırsakların, sonunda bir naylon torba bulduk, birilerinin yardımıyla tıkıştırdık hepsini, naylonu da midene. ikide bir düşen kolunu naylon torbanın üstüne koyduk, kaybolmasın diye. önemli olan seni bir an önce prosesin biteceği hedefe ulaştırmaktı. arabayı aldık, yola çıktık. ceylankentten çıkarken, hala oğlunun çıkarılmasını bekleyen adamı gördüm yeniden. oğlan beş yaşında, adam kırk. öyle durmuş bakıyordu yıkıntılara.
..
önce çiftlikköy belediyesine gittik, hatırlamadığım bir neden yüzünden. dağ gibi yığılmış ekmekler ve elbiseler vardı meydanda. ekmeklere doğru koşmamak için kendimi zor tuttum. açlık ne kötü bir duygu.. sonra çiftlikköyün arkasından giden toprak yola girdik, evler arasında yavaş yavaş ilerledik. o ara şiddetli bir başka deprem oldu, hepimiz sağa sola savrulduk, biraz durduk, dışarı çıktık, sallantının bitmesini ve sakinleşmeyi-sanırım- bekledik ve yola devam ettik. yalova içinden geçip-tek hatırladığım tenhalık ve beyaz çadırlar-yukarılara biryerlere tırmandı araba. akşam olmuştu çoktan. kir pas içindeki saatimi temizleyip baktım : 19 :34
..
geldiğimiz yer gasilhane idi. ama ben bunun farkında değildim. bir ilkokulun bahçesi sandım orayı, ya da gerçekten öyleydi. bilmiyorum. daha sonra 2002 yılında aynı yere gittiğimde, o gece gördüğüm yerler bu yerin aynı olmadığını anladım, ama hislerim bana bu yerle o yerin aynı olduğunu söylüyor hala..neyse..
..
bahçe; battaniyeye sarılı, naylon torbalar içinde, kutularda, gazete kağıtlarına sarılı ölülerle doluydu. çürümüş et kokusu ve ağustos sıcağı birlikte ne de çirkin bir uyumsuzluk örneği oluşturmuştu. sürrealizm bir akımsa, bu akımın beslenebileceği türden bir yerdi burası. ama burada gerçekler daha ağır bastığı için, ölü yıkama sırasına girdik. ben sırada bekler iken, yirmibeş yaşlarında bir kadın, sürüklediği battaniyeyle birlikte önüme geçti. anasıymış battaniyedeki. sıra kavgası etsem mi diye düşünmedim bile, ettim. kadın arkama geçti.
..
uzakta bahçenin en ucunda iri yarı bir adam yatıyordu. sol eli havaya kalkmış, öyle duruyordu. o kadar kara ve iriydi ki, bu işte bir terslik olduğunu düşündüm. terslik adamın şişmiş olmasındaydı. başında yaşlı bir adam bekliyordu. ben de bizim ölüleri bekliyordum. dışardan nasıl göründüğümü bulmaya çalıştığımı ama bir türlü beceremediğimi hatırlıyorum. hatırladıklarım, yengemin ayaklarının battaniyenin dışında kalmış olması, vücudunun normalin iki katı büyümüş olması ve şair kardeşimin vücudunun normalin üç katı küçük ve kısa olması, elektriğin olmaması, mum ve el feneri ışıklarının olması, bir adamdan sigara istediğim, annemin etrafta görünmemesi, botlarımdan birinin yırtıldığı, pantalonumun kan içinde olması, sol bacağımın çok ağrıdığı.

..yıkama sırası bizimkilere geldiğinde, ölü yıkayıcı kadın 'su bitti, bugün başka yıkama yapamayız' dedi. yıkamasak ta olurdu bana kalırsa. ama bana kalmadı ve annem bu medeniyetsizlik ortamında, başarılı kadın imajının en güzel örneklerinden birini verip, allem etti kallem etti ve bir tank su buldurdu, kadını yalvar yakar ikna etti-kadın annemden elli milyon lira aldı-, ama kadının yardımcısı çoktan gitmişti, dolayısıyla ölü yıkama yardımcısı olma işi anneme kaldı. önce yengemi içerideki garip odaya taşımaya kalkıştık ama olmadı. yengemi oraya tam beş erkek taşıdı. hepsi dua ediyordu, bir kadının gasilhaneye erkekler tarafından taşındığı nerede görülmüştür ? mesela yalova'da görülmüştür. .. garip odada her yer kan, saç, kemik, yırtık pırtık elbise ve pislik içindeydi. yengemi mermer olması muhtemel bir masaya taşıdılar. annem birden gözüne takılmış olacağım ki bağırarak 'çık dışarıya ve sakın adımını atma buraya' dedi. çıktım, annem arkamdan gelip kaş gözle şair kardeşimi işaret etti. ahh..sıra meselesi..tamam dedim. perdeyi kapattılar ve her ne ise onu yaptılar, biraz sonra annem perdeyi açtı ve 'allah lillah aşkına yardım edin din kardeşlerim ! ' diye bana göre sessiz olan karanlığa doğru bağırdı. karanlıpın içinden altı yedi kişi anneme doğru yürüdü, gene dualar ederek içeri girdiler, yengemi tabuta koydular
..
sıra şair kardeşime geldiğinde bana biraz acaip gelen şeyler oldu. sıranın kendisinde olduğunu iddia eden genç kadın bağıra bağıra ağlamaya başladı. anlamadıpım nedenlerden dolayı annem kadının annnesını ineri taşıttı ve kadını yıkadılar, sonra annem kızını çağırdı 'gel anneni son kez gör' dedi, kız 'hayır gelemem' dedi. sonra kadın gene battaniyeye sarılı olarak çıkarıldı, tabut kalmamıştı herhalde.
..
şairi içeri almak için çok fazla uğraşmadılar doğrusu. bir kaç naylon torba ve battaniyeye sarılı bir kuş kanadı.. bana kalan yerdeki kan izlerini botumun ucuyla karıştırmaktı, aynen öyle yaptım.
..
yıllar yıllar sonra annem yüzünde işini bir an önce ve layıkıyla yapmayı bilenlerin o net ifadesiyle dışarı çıktı, bir çocuk tabutuna koydukları kardeşi ve dev bir tabuta bile sığdıramadıkları yangemin tabutunu gene arabaya yükleyip karanlığa yöneldik. yokuşlar indik, tepeler geçtik, ana yola indik, ambulansların karanlığa düşürdüğü kırmızı mavi ışıkları seyrede seyrede, öyle böyle bir yerlere gittik.
..
gittiğimiz yer bugünün deprem şehitleri mezarlığı-ne ad ama-idi. ama o gece orada karanlık bir tepe, ve karanlıkta devinen insanlar karşıladı bizi. elimize ne geçerse onunla ve açabildiğimiz kadar derin çukurlar açtık, herkes birbirine yardım ediyordu. ben yanıbaşımızdaki yaşlı adamın torununun mezarını kazdım, bir de genç bir adamın annesinin mezarını. mezar kazıcı olmak için eğitim almanızın gerkememesi ne güzel bir şey değil mi ?
..
adamın torununu mezara karga tulumba attık, adam çömelmiş halde bizi seyretti. ama torunun üstünü kapattıktan sonra, diz çöktü mezarın üstüne ve uzun uzun topraktaki taşları temizledi. belki de hala temizliyordur..torun toprağı temizlemenin yüzyıllar alabileceğini de ilk orada düşündüm..
..
üstümüz başımız kan ve toprak olmuştu. yengemi mezara yuvarlamak zorunda kaldık, çünkü yengemi taşımak için o karanlık ve hengamede bize yardım edecek kimse yoktu. sonra şairi kibarca çukura bıraktık. ikisini de toprakla kapattık. annem dua etti. insanın ağlamaya, sızlamaya, ilenmeye, iki dakika durup şöyle bir hatıralarla başbaşa kalmaya vakit bulduğu mezarlık ziyaretlerinden ne kadar da farklıydı bu. herşey bilinen bir prosesin adım adım uygulanmasından ibaretti. sabah dokuz akşam altı arasında çalışan ve sadece yapması gerekenleri yapan bütün çalışanları da ilk kez orada daha iyi anladım. anladım da ne oldu..anlamasam ne olacaktı ki ? neyse, neyse..
,.
annemin 'git taş bul da başlarına koyalım' demesiyle harekete geçtim. yürüdüm, mezar taşı olacak birşeyler bulmak için. yok, yoktu..ağustos sıcağında sararmış otlar, ağustos sıcağıyla yeşermiş otlar, ve ayak izleri sadece.. biraz uzaklara doğru yürüdüm. hayatta en son yapmak istediklerimden biri olan mezarlıkta gece vakti tek başına dolanma işinin bende hiç bir korku yaratmaması iyi bir şeydi tabii..gözüme eski mezarlar iliştiğinde, utanmazlık benden çok uzağa gitmişti. gittim bir mezarlığın taşını (ç)aldım, kırdım, yazısız olan iki parçasını alıp geldim. böylece mezarlıktan taş çalan biri oldum o gece. annem taşların birini şairin, birini de yengemin başucuna iliştirdi. ama sonra yeniden paniğe kapılıp, 'kimin kim olduğunu nerede n bileceğiz ?' dedi. Sonra da eteğinin ucundan yırttığı kumaş parçalarıyla taşlara fiyonk yaptı. Aynı kumaş parçasından yaşlı amcaya da verdi, 'amca al da başucu tarafına göm şunu' dedi, amca aldı ve denileni yaptı, sonra taş temizlemeye devam etti. Herkesin aynı anda delirdiği ama olması gerekenleri yapmaya devam ettiği zamanların kitle psikolojisinde bir adı mutlaka vardır. Karanlıkta bursa-yalova yolunda ilerleyen ambulanslardan yükselen siren seslerini dinleyerek, simsiyah bir bulutun kapladığı geceye bakarak, hararetle çalışan insanları seyrederek, bir süre (?) orada kaldık.
..
Toprak altından çıkarıp gene toprak altına koymak..Geride bıraktığımız el işi iki mezarı yapmak için dört gün beş gece boyunca durmaksızın ve uyumadan çalışmıştık. Artık gidebilirdik. Arabaya bindik yalovaya indik, akasyaya geldik. niye oraya geldik bilmem.. ben altı yaşımdan beri bu bahçeye gelirim, küçükkken önünden limonlu dondurma alıp denize koşardık. şimdi, genel adını koyamadığım bir kalabalıkla birlikte oturuyorduk orada. ne çay vardı ne de yiyecek birşey. yatacak yer de yoktu zaten. Ev yoktu ki. Saate baktım 23:16 idi. hangi gün olduğunu sonradan öğrendim : 20 ağustosmuş. iyi..
..
bu tarihten sonra bir kaç garip huyun sahibi oldum. çoğunun etkisi azaldı ama bir tanesi hala benimle : yukarıda yazdıklarım-ve yaz(a)madıklarım- bir çağrışımın ardından ve bir anda aklıma geldiğinde, ve ben buna dayanamayıp suskunlaştığımda, kendimi nasıl hissettiğim. kendimi uzun ak sakalları yere değen, çok ama çok yaşlı bir ermiş gibi hissediyorum . bu huy bende kalıcılaştı sanırım. bunları yazarken elim yüzümde dolaştı gene, ve ben yıllar kadar uzun ve ak sakalımı sıvazladım durdum.
..
geçen akşam bir kanalda hafıza testi yapıyorlardı. biri duvardaki panoya iskambil kartlarını koyuyor, diğerine adlarını okuyordu. istenen, kartların panoya bakılmadan sayılmasıydı. teste tabi olan şahıs, gözlerini kapattı, başını bir yana eğdi, başladı saymaya : 'bir, kupa on, iki, kare 4,......' kanalı nasıl değiştirdiğimi bilmiyorum. 'biri beni bu teste tabi tutsa aklımı kaçırabilirim' diye düşündüğümü hatırlıyorum.
..
kanalı değiştirdim de iyi mi oldu...ceylan hanım, siyah çizmelerini giymiş, şarkı söylüyor. çizmesine kan bulaşmış, ama o haberi yok 'muş gibi' yapıyor. bak sakalım uzadıkça uzuyor, ağardıkça ağarıyor gene. televizyonu kapattım.
..
bu arada... bana bu satırları yazdıran geçmiş kurban bayramınızı kutlarım.
billur cavidan yılmazyiğit

fotoya tikayin

Ahh.. - Şubat 2008 : SONUNDA BİRİ, SESİM AYDAN BU SAYFAYA ULAŞIYOR

bu sayfa tam dört yıldır burada sessiz sessiz oturuyor. bir gün birilerinin bu sayfayı bulmasını ve cavoyla burada da buluşmalarını çok istiyordum. sağol Sesim.

deneyimlerinizin, Cavidan ile ilgili anılarınızın çok az kişinin okuduğu bu sahifede yayınlanmasını isterseniz : info@biledge.com